İranlı kadın oyuncular bize İran’ın kadınlarını anlatacak. Bir savaş kahramanının dul eşi Mahnaz,  tanınmış bir futbolcunun metresi Sheila ve geleneksel bir aileden gelen Leyla’nın hikayeleri sahnede buluşacak. Sahnede kadınları görsek de, perde arkasından gelen sesler ile erkeklerin varlığı her daim hatırlatılacak izleyiciye.

17 ve 18 Mayıs’ta Uniq İstanbul’daki oyuna İranlı kadınların cesaretine ve sanat tutkusuna saygı için bile gidilir! 3 ana kadın karakterden birinin, Maryam Karroubi’nin anlattığına göre İranlı kadınlarla ilgili klişeleri yıkmaya hazırlanan bir oyun geliyor.

Öncelikle İranlı kadın sanatçıları İstanbul’da sahnede göreceğimiz için çok mutlu olduğumu söyleyerek başlamak isterim. Oyununuzun amacı nedir, oyun sonunda seyircilerinize ne hissettirme amacındasınız? İran kadınlarına saygı mı, hayranlık mı, anlayış mı?

Bu oyunun senaryosu bana ilk geldiğinde gözyaşlarına boğuldum. Ben de hikayesi anlatılan bu kadınlarla aynı jenerasyondanım. Kadınların geçmişleri birbirlerinden farklı olsa da, hepimiz benzer deneyimleri yaşıyoruz aslında. Bu İranlı 3 kadının hikayesi gibi görünse de tüm dünya kadınlarının yaşamı aslında. Bana dokunan kısmı da bu oldu. Dünya üzerindeki tüm varlıklar, kadın-erkek, Doğulu-Batılı, feminist ya da değil, sahnedeki bu 3 İranlı kadının hikayesini anlayacaktır. Onların sevgilerini, öfkelerini, umutsuzluklarını ve umutlarını hissedecektir. İranlı kadınlar hakkında yer yer yanlış bilinen klişeleri anlatan bir oyun.

Oyunun tüm oyuncuları da yönetmeni de kadın. Bu tablo, İran’da Cumhurbaşkanı Ruhani sonrası başlayan yeni dönemle mi parallel? Ruhani sonrası dönemde, son 2 senede, kadın sanatçılar olarak çalışma ve yaşam şartlarınızda neler değişti?

Aslında bu da yanlış bilinen bir klişe. Kadınlar İran’da varlığını hep hissettirdi, yeni bir şey değil bu. Sokaklarda, üniversitelerde, hastanelerde, şirketlerde ve tabii sanat hayatında da. Tiyatroda da sinemada da çok önemli kadın figürlerimiz var bizim. Ama tabii son 2 yıldır daha umutlu bir hal var ülkede, bunu da reddedemeyiz. Yaratma sürecinde daha özgür ve verimliyiz bu anlamda.

Bu oyunu Paris’te de kapalı gişe oynadınız. Seyircinin reaksiyonu Avrupa’da ve Doğu ülkelerinde bir değişkenlik gösteriyor mu?

Tabii Tahran’da izleyici oyuna duygusal olarak daha çok dahil oluyor, kendilerinden bir parça buluyor. Ama Paris’te de dil sorununa ve  oyunda altyazı kullanmak zorunda kalmamıza rağmen güçlü bir reaksiyon aldık. İnsanların salondan gözyaşları içinde çıktıklarını görmek muhteşem bir duygu.

Sansürleriyle ünlü bir ülkeden geliyorsunuz. İranlı bir sanatçı ve İranlı bir kadın olarak bu sansürlerle nasıl başa çıkıyorsunuz? Zaman zaman otosansür uyguladığınızı hissediyor musunuz?

Evet on yıllardır özel koşullarda yaşadığımız doğru. Ama sinemamızdan da görülebildiği gibi, yasak yaratıcılığı besleyen bir şey aslında. Sansür nedeniyle derdimizi anlatmak için yeni semboller, simgeler buluyoruz. Bu da kendimizi anlatabilmenin yeni yollarını ortaya çıkarıyor. Ülkemizin kurallarını biliyoruz ama bunlarla baş etme yöntemlerimiz de bir o kadar şaşırtıcı.

Türkiye’de sahneye çıkacak olmak size ne hissettiriyor?

Farklı dillerde konuşsak da, bizim kültürlerimiz çok benzer. İstanbul’da izleyiciyle buluşmak için sabırsızlanıyorum. Türkiye’de son zamanlarda yaşanan terör olayları nedeniyle çok üzgünüm. Benzer problemler yaşadığımız için bu duyguyu anlayabiliyorum.