Demet Evgar ve Okan Yalabık bu hafta vizyona giren ‘Kötü Kedi Şerafettin’in seslendirme kadrosunda. Evgar ‘Misket’ ve ‘Taco’yu konuşturdu, Yalabık ise ‘çizer’ ve ‘Adnan’ karakterlerini seslendirdi. Aynı zamanda iki yakın arkadaş olan, tiyatro sahnesinde de sık sık bir araya gelen ikiliyle Hürriyet’ten Hakan Gence konuştu…

Nasıl oluyor da bu kedi 20 yıldır popülerliğini koruyor?
Okan Yalabık: Şerafettin bize çok yakın. Tam olarak ‘bizim kedimiz’. Sokakta ‘Pist’ dediğimiz cinsten…
Demet Evgar: Avrupa’da ya da Amerika’da sokaklarda kedi göremezsin. Türkiye’de ise sokaklar kedi doludur. Burada kedilerin efsunlu olduğuna inanılır. Türkiye’yi kedilerin bu efsunlu enerjilerinin koruduğunu düşünüyorum.

Karikatürlerini okur muydunuz?
D.E: Evet. ‘Kötü Kedi Şerafettin’ bir efsane… Onu okumayan da ne olduğunu, kim olduğunu bilir. Takip etmediğin bir şeyden bu kadar haberdar olunması Şero’nun ne kadar organik bir şekilde hayatımıza entegre olduğunun göstergesi.

Şero hepimizin kötü tarafının yansıması sanki… Sizin içinizde o kötüden ne kadar var?
O.Y: Herkeste olduğu kadar…
D.E: İnsanın kendi karanlık tarafını görüp onu kabul etmesi, farkındalık yaratan bir durum bence. Herkesin karanlık tarafı var. Ama bu bize zenginlik getiriyor. Mühim olan o karanlık tarafın seni ele geçirip geçirmemiş olması. Yani karanlık tarafın mı seni yönetiyor yoksa sen mi karanlık tarafını yönetiyorsun?


HİÇBİR KEDİ İNSAN KADAR FENA OLAMAZ
Peki kedilerin en fenası insanlığın hangi noktasına denk düşer?

D.E: Hiçbir kedi insan kadar fena olamaz.
O.Y: Zaten Şero’nun ince ironisi olan bir lafı var: “İnsan mıyız lan biz?”

Şerafettin, Türk erkeğini ne kadar yansıtıyor?
D.E: Bayağı yansıtıyor. Rahat, sakınmayan…

Atladınız, aynı zamanda kaba… Kadınlar erkeklerin bu kaba hallerini seviyor mu?
D.E: Filmde komik ama kadın-erkek özelinde pek öyle değil. ‘Biz ne ara bu hale geldik’ diyorum bazen.

Nasıl bir hale geldik?
D.E: Erkek erkekliğini, kadın kadınlığını bilmiyor. Eskiden bir erkeğin kadınla konuşmasında ve kadına karşı davranışlarında bir sınır varmış. Bu da bir gizem yaratıyormuş.

Şimdi nasıl?
D.E: Artık o gizem ortadan kalktı. Kullanılan laflar da farklı. Yaşım ilerledikçe bu kadar rahat olunması sinirimi bozuyor. Kadın-erkek karıştı. Bir erkek bana erkek arkadaşına davrandığı gibi davranmamalı. Kadın ve erkek arasındaki naiflik ne ara bozuldu? Bu üslupsuzluk beni sinirlendiriyor. Çünkü bu bir aymazlık ve çılgınlık yaratıyor…

Erkeklerin durumu bu kadar vahim mi?
O.Y: Şu konuda Demet’e katılıyorum; kadın erkek ilişkilerinde bazı şeylerin içi boşaltıldı. Bizden önceki jenerasyonun ahengi şimdi başka bir şeye dönüştü. Bunun birçok sebebi var. Popüler kültür ve iletişim devrimi bu dönüşümün en büyük sebepleri.

Şero her gördüğü kadına ‘Hadi gel, sevişelim’ diyor. Bu özgüven bugünün erkeklerini ne kadar yansıtıyor?
D.E: Her erkek için geçerli değil.
O.Y: Hakan bence sen şu an aracı yokuş aşağı sürüyorsun, frenler tutuyor mu diye de bize bakıyorsun…

ŞERO, TRAFOYLA FALAN İLGİLENMEZ
Şerafettin karakterinde günümüz Türkiye’si ne kadar var?
O.Y: Bu bir animasyon. Öyle bir derdi yok. Ama teknik olarak çizimler, sokakların modellenmesinde günümüze harika bir projeksiyon tutuyor. Çok ince çalışılmış. Filmi izledikten sonra Şero’nun yaşadığı bölgede biraz dolaşırsanız ‘A evet o bakkal’, ‘O çatı’ dersiniz.

Peki seçim dönemi trafoya giren meşhur kedi Şero olabilir mi?
D.E: İlgilenmez o öyle şeylerle…

Şero, Cihangirli bir kedi… Cihangir’de yaşayanlara ne kadar benziyor?
D.E: Benzemiyor. Çünkü Cihangirlileri değil, Cihangir’in kedi dünyasını anlatıyor.

Şerafettin’i Charles Bukowski’ye benzetiyorlar… Katılıyor musunuz?
O.Y: Serseri tarafı benziyor.
D.E: Böylece ne kadar derin bir zekadan çıktığını da görmüş oluyoruz.

‘ŞERO’YA BENZER BİR KEDİM VAR’
Şero gibi bir arkadaş ister misiniz?
D.E: Ona benzer bir kedim var. Tam bir fırlama. Geçenlerde kayboldu. Her yere posterleri astık. Bir ay sonra kendi kendine geldi.
O.Y: ‘Neden o fotoğrafı mı astın’ demiştir kesin!

Ertuğrul Özkök bir yazısında film için ‘Tarantino arabeski’ benzetmesini yapmış. Katılıyor musunuz?
D.E: Güzel birleşim. Tarantino ve arabeski hiç yanyana düşünmemiştim. Tatlı duruyor…

Animasyon seslendirmenin en büyük zorluğu neydi?
D.E: Bir çocuk için oyun oynamanın zorluğu yoktur. Hatta oyun ne kadar zorsa o kadar eğlenir. Ben de kendimi öyle hissettim. Seslendirmiş gibi değil, oynamış gibiydik. Şimdi de bir çizgi filmde oynamış gibi hissediyorum. Ayrıca çok prova yaptık. O disiplin de bize özgürlük getirdi.

BU OYUNU BİR GÜN YENİDEN OYNAYACAĞIMIZI BİLİYORDUK
2007’de Kenter Tiyatrosu’nda oynadığınız ’39 Basamak’ı yıllar sonra yeniden sahneliyorsunuz. Neden geçmişe dönüyorsunuz?
O.Y.: Oyunu çok severek oynarken, seyircimiz de varken elimizde olmayan sebeplerden bitirmek zorunda kalmıştık. Bir gün yeniden yapacağımızı biliyorduk. Sadece uygun zamanın gelmesini bekliyorduk… O zaman da geldi.
D.E: Yine Mehmet Birkiye yönetiyor. Engin (Hepileri), Bülent (Şakrak) ve Okan’la birlikte ‘Müşterek’ isimli bir oluşum başlattık. Bu da ekibimizin ilk işi.

Neden bu oyuna gelelim?
D.E: Alfred Hitchcock’un ‘39 Basamak’ filminin Patrick Barlow tarafından oyunlaştırılmış hali bu. Filmdeki karakterlerin hepsi oyunda var ama bütün roller dört kişi tarafından canlandırılıyor. Karakterlerin yaşanan aksilikler karşısındaki ciddiyetleri çığ gibi büyüyen mizaha dönüşüyor.

Bir oyun içinde bu kadar çok karakteri canlandırmak şizofrenik bir hal yaratıyor mu?
D.E: Hayır. Bir oyuncu için çok oyuncaklı bir şey aslında bu. Her defasında yeni bir şeyler keşfediyorsun. Bu da çok daha hızlı olmanı sağlıyor.

Ekibin tek kadını olmak sizi nasıl etkiliyor? Erkekleştiriyor mu?
D.E: Hayır ben alışkınım. Zaten sürekli onlarlayım. Dördümüz dönem arkadaşıyız. İçimizde kimse ne erkekleşiyor ne kadınlaşıyor. Birlikte iş yapmaktan çok keyif alıyoruz.
O.Y: Neredeyse 20 senelik arkadaşlığımız var.

(’39 Basamak’ın ilk oyunu 18 Şubat’ta Zorlu PSM’de, Drama Sahnesi’nde.)
BİRBİRİMİZİ SESSİZLİKLERİMİZDE HİSSEDİYORUZ
Dostluğunuzun ne zamana dayanıyor?

D.E: Konservatuarda aynı dönem okuduk.

Birbirinizden bunca zaman ne öğrendiniz?
D.E: Ben Okan’dan susmayı öğrendim.
O.Y: Ben de ondan konuşmayı öğrendim. Demet’in fikirlerine önem veriyorum. Onu izlemekten, beraber bir iş oluşturmaktan büyük keyif alıyorum.
D.E: Okan’la çalışırken motive oluyorum. Onun fikri benim için çok önemli. Bazen çok çabuk gaza gelen biriyim. Okan’ın o frenleri hem iş hem özel hayatımda bana hep iyi gelir.

Anladım; tatlısınız, hoşsunuz. Bunları bir yana koyarsak…
D.E: Çok da tatlı değiliz canım.
O.Y: Demet artık her şeyi anlatacağım biraz dışarıya çıkar mısın (gülüyor)? İlla bir şey istiyorsan; Demet çalışırken benim için bile çok disiplinlidir. Bir de her zaman çalışmaya hazırdır, bu durum beni bazen yoruyor.
D.E: Herkesin ilişkilerde bir görevi var. Bu görevle ve yılların getirdiği arkadaşlıkla, sorumlulukları birbirinin üzerinden alabiliyorsan o zaman bir dostluk inşa oluyor…
O.Y: Bir de aramızda bir konfor var. Konuşmadan sadece göz temasıyla anlaşabiliyoruz. Ne olması gerektiğini, bir sonrasında ne geleceğini anlıyoruz. Birbirimizi sessizliklerimizde hissediyoruz.

Demet Evgar: İki karakteri konuşuyorum: Misket ve Taco. Misket Şerafettin’in sevgilisi, tatlı bir cilvesi var. Taco ise ergen oğlu.
Okan Yalabık: Çizer ve Adnan karakterlerini konuştum. Çizer, Bülent Üstün’ün kendisi. Ama filmin başında bir şey oluyor ve cümle kuramaz hale geliyor. Kelimeler ve nidalarla devam ediyor bütün film boyunca. Adnan da, Şero’nun film boyunca başına dert olan köpek karakteri.

Demet Evgar: Okan’ın fikri benim için çok önemli. Bazen çok çabuk gaza gelen biriyim. Okan’ın o frenleri hem iş hem özel hayatımda bana hep iyi gelir.
Okan Yalabık: Aramızda bir konfor var. Konuşmadan sadece göz temasıyla anlaşabiliyoruz. Ne olması gerektiğini, bir sonrasında ne geleceğini anlıyoruz.
(HÜRRİYET)